Metronun Küçük Umutları
İnsanlığın geldiği son noktaya baktığınızda ne görüyorsunuz? Eğer iyimser bir tanım bekliyorsanız, size kötü bir haberim var. Çünkü kaleme aldığım bu yazıda beklediğiniz sözde "motive edici" konuşmalardan birisini yapmayacağım. Kafamın oldukça dumanlı olduğu ve hayattan hiç keyif almadığım bir dönemde karalamaya başladığımı da baştan belirtmek isterim. Zaten çoğumuzun da özellikle son zamanlarda benim gibi olduğunu düşünüyorum. Biraz realist yaklaşalım. Son iki yıldır yaşantımız, alışkanlıklarımız, tarzımız bile köklü değişikliklere uğradı. Bu değişim kimine göre iyi, kimine göre oldukça olumsuz şekilde oldu. Hatta şu meşhur ve kalıplaşmış sözü sürekli işittiğinizi biliyorum; "Zenginler zenginleşti, fakirler fakirleşti." Olan yine mazluma, çalışana, emekçiye oldu diyebiliriz. Gerisini benden iyi bildiğinizi varsayarak devam ediyorum. Ben ise özel yaşantının sert kabuğundan sıyrılıp biraz daha kritik, biraz daha genele hitap eden olayları ele almak istiyorum.
Konuyu, Rus yazar Dmitri Gluhovski'nin yarattığı daha sonradan 4A Games tarafından oyun dünyasına uyarlanan Metro adlı seriden örneklendirmeler yaparak anlatmak istiyorum. Metro serisini kitaplardan veya video oyunlarından bilip bilmemeniz önemli değil. Size sunulan karanlık, depresif, boğucu ve korkunç atmosferi uzaktan da olsa tadıp-tatmamanız önemli. Atmosfer için olumsuz kelimeler kullansam da aslında Metro serisini Metro yapan etmenlerin başında gelen unsurlardan bazıları bunlardır. Öyle ki hem Dmitri Gluhovski hem de 4A Games bu konuda olağanüstü eserler çıkarmışlardır. Günümüz dünyası ile kurgu bir dünyanın aynı olmadığını, kaleme alınmış sahte kimliklerin gerçek hayattaki sıcak kalpler ile karşılaştırılamayacağını düşünebilir hatta beni yargılayabilirsiniz. Haklısınız da. Fakat sizlere vereceğim örnekler sayesinde bu benzetmenin aslında ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz.
Nedir bizi bu kadar etkileyen o büyük olay? Pandemi dediğinizi duyar gibiyim. Hepimizi evlere kilitleyen, hayatı ve zamanı durduran bir süreç. Serinin hayranları hemen hemen ne demek istediğimi anlamıştır diye düşünüyorum. Evet gerçek hayat elbette Metro kadar vahim değil farkındayım. Fakat tek bir noktaya değil de biraz köşelere bakacak olursanız aslında, Metro evreninde yaşanan olaylar ve sonuçları hatta post apokaliptik bir dünya olmasına rağmen, bir grup insanın oluşturduğu o sosyolojik yapısı bile gerçek dünyaya yakınlığını gösteriyor.
Sığındığımız bu küçük evler, soğuk duvarlı metro tünellerine benzemiyor mu? Dahası, hayatını devam ettirmek için kaderin bir köşesinden tutunmaya çalışan "Metronun küçük umutlarına" dönüşmedik mi? İnsanlardan izole, yabani bir hayata sürüklenmedik mi?
Tıpkı metro sakinleri gibi.
Aile kavramı bizler için daha önemli hale gelmedi mi? Bireysel mücadelenin işe yaramadığını, hep birlikte mücadele edersek başaracağımızı anlamadık mı? İnsanlığın şeytanlaştığını görüp yabancılardan çekinir hatta korkar hale gelmedik mi?
Tıpkı metro sakinleri gibi.
Artyom gibi kahramanlar, bizler için bir şeyler yapmaya çalışmadı mı? Kötünün galip geldiğine yüzüncü kez şahit olmadık mı? Hayattaki lüksümüz, nefes almak olmadı mı?
Tıpkı metro sakinleri gibi.
Bir şeyler yapmaya çalışan insanlara kafir diyen yobaz kesimler tarafından susturulmadık mı?
Tıpkı Artyom'a yapıldığı gibi.
Böyle bir dünyada tıpkı Artyom gibi aşık olmayı başarmadık mı? Gaz maskeleri yerine yüzümüze yapışan bez maskeler takmadık mı? Günlerce kendi nefesimizi solumadık mı? Metro'nun sert rüzgarları karşısında yenilen ve hayatına kendi elleriyle son veren insanlara dönüşmedik mi?
Şunu kabullenelim, bizler de birer metro sakiniyiz. Bu metronun çıkışı da yalnızca zenginlere ve zalimlere açılıyor. Onun dışındakiler ise sessizce bir Artyom bekliyor...
Yorumlar
Yorum Gönder