Biçimcilik Anlayışına Göre Yüzüklerin Efendisi

Orta Dünya külliyatı ya da daha özele inecek olursak Yüzüklerin Efendisi serisi için, İngiliz Edebiyatı hatta genel edebiyat sınırlarının içerisindeki “detay” unsurunun  temsilcisidir diyebiliriz. Gerek barındırdığı karakterlerin derinliğiyle, gerek yaratılan uçsuz bucaksız topraklarla (Arka planda işleyen ilahi olaylar/mekanlar da buna dahil edilebilir.) gerek “asıl” olaylardan binlerce yıl önce yaşanmış, tarih kitaplarında yer alsa yadırgamayacağımız detaylı bir mitolojik evren gibi unsurlar bu dediğimi destekler nitelikte.

Birinci Dünya Savaşı’nda yer almış bir yazarın evine döndüğünde yaptığı ilk işin “Hobbit” adında bir kitap yazmaya başlaması olması oldukça ilginç bir durum. İşin diğer bir ilginç tarafı ise J.R.R. Tolkien’in savaşa dair hiçbir unsuru, anıyı kitapta barındırmaması veya gönderme bile yapmamasıdır. Günümüzde hepsi olmamakla birlikte birçok izlediğimiz, okuduğumuz, oynadığımız fantastik evrenlerin dayanağı olan “Dungeons and Dragons” külliyatının var olma sebebidir kendisi aynı zamanda. Bu denli fantastik eserlerin gelişiminde hatta temelinin atılmasında büyük rol almış bir yazardan bahsediyoruz.

Şahsi olarak bu seriyi filmlerden ziyade (Ki harika eserlerdir) kitaplar üzerinden ele almanın daha sağlıklı olduğuna inanmaktayım. Daha detaylı, daha hayalperest, daha duygu yüklü ve doğal olarak daha uzun bir maceranın beyaz perdede en azından 2001 yılında yansıtılamayacağını biraz film izlemiş, kitap okumuş kimseler bilir. Haliyle bu evrende yalnızca orklar, cüceler veya hobbitler yok. Ejderhaların, Balrogların, yerle bir olan devasa şehirlerin cirit attığı bir evrenin ürünü Yüzüklerin Efendisi. Ayrıca görkemli savaşların, dramaların ve izleyiciyi ekrana daha çok bağlayabileceği sahnelerin filmler bazında biraz daha çoğaltıldığını, serpiştirildiğini söylersek yanlış bir çıkarım yapmış olmayız. İşte kitapların, Peter Jackson’ın yönettiği seriden de farkı bu noktada ortaya çıkıyor. Yazının içeriğinde biçimsellik anlayışına göre bu seriyi ele alırken sık sık filmlerle karşılaştırdığımı göreceksiniz. Çünkü iki serinin de kendi alanlarında ustaca bir iş çıkardığını hemen hemen bütün dünya kabul etmekte.

Yüzüklerin Efendisi, adından da idrak edilebileceği üzere bütün yüzüklere hükmeden Sauron’un düşüşüyle başlamaktadır. Bütün yüzüklere bağlı olan ve onlara hükmeden Tek Yüzük, Sauronun ellerinden alınır ve İsildur’a yani Yüce Kral Elendil’in büyük oğlu, Gondor ve Arnor’un ikinci kralına geçer. Hedefi yüzüğü aldıktan sonra her ne kadar Rivendell’in sahibi Elrond ile Hüküm Dağı’nın kızgın alevlerinde yüzüğü yok etmek olsa da İsildur bu görevi reddetmişti. Çünkü Tek Yüzük, sahibi olan canlının iradesini ele geçirmektedir. Bu noktada insan ırkına mensup olan İsildur, insani duygularına yenik düşer ve adeta yüzüğün (gücün) kölesi olur. İsildur, hiç olmadığı kadar bencilleşir ve adeta büyülenmişçesine hareket eder. Fakat bilmediği bir diğer şey ise yüzüğün kendine has bir iradesinin olduğuydu. Yüzük, asıl sahibine ulaşmak istiyordu. Bu da İsildur’un ölümüne sebep oldu. Ve yüzük tekrardan el değiştirdi. Bu sefer yüzüğün sahibi Gollum olarak tanınan Smegol (Eski bir Hobbit) idi. Yüzük Gollum’u da etkilemişti. Canından çok sevdiği kuzenini yüzük yüzünden kendi elleriyle öldürmüş, goblin zindanlarının altında bir mağarada yaşamını sürdürmektedir. Yalnızca balık ve goblin eti ile (Bulabilirse tabii) besleniyor, kimsesi olmadığı için ya yüzükle ya da kendi kendine konuşuyordur. Hepimizin yakından bildiği o meşhur “Kıymetlimisssss” sözü de buradan gelmektedir. Yani Gollum’un yüzüğe taktığı isim. Uzun yıllar boyu yaşamasının sebebi de yüzüktür. Yüzüğün sahibi, uzun yıllarla ödüllendirilir. Akli dengesi yerinde olmayan ve tıpkı ucubeler gibi gözüken bu yaratığın üstesinden Shire köyünde yaşayan sıradan bir Hobbit gelmektedir (Çivi çiviyi sökermiş) Bilbo Baggins adlı maceraperest hobbit, türlü akıl oyunlarıyla yüzüğü Gollum’dan alır ve yıllarca onda kalır. Kaçınılmaz sondur ya, Gollum kadar olmasa da Bilbo da yüzük tarafından ciddi şekilde etkilenir. Bencilleşmeye, aç gözlülüğe başlar. Fakat daha da öteye gidemez. Çünkü yüzük büyücü Gandalf tarafından denetilmekteydi. Yıllar geçer ve Bilbo Baggins bir hayli yaşlanır. Yine yüzükten ötürü bir hobbitin yaşayamayacağı kadar uzun yaşar. Bu esnada yüzüğün asıl sahibi, Gollum’u işkence ederek Bagginsler’de olduğunu öğrenir. Gandalf ise durumun aciliyetinden ve Bilbo’nun ihtiyarlaşmasından dolayı yüzüğü kaçırma görevini Bilbo’nun kuzeni olan Frodo Baggins’e verir. Ve hikaye Gandalf’ın, Frodo’nun ve çeşitli krallıkların kıdemli savaşçılarıyla oluşturulan Yüzük Kardeşliği’nin Mordor’a yüzüğü yok etmeye doğru açılan bir yolculukla başlar.


Sadece “Giriş” kısmını gördüğümüz Yüzüklerin Efendisi serisi anlatım olarak gerçekten çok ağır betimlemelere sahip. Kitapta yer alan herhangi sıradan bir dağ bile Tolkien tarafından sayfalarca anlatılabilir. Tabii bu biraz kitabın okunabilirliğini zorlaştırabilir bazı okuyucular için. Hatta tempoyu bile düşürüyor denilebilir. Çünkü bir yandan yüzük savaşı yapılırken bir anda hobbitlerin tanıştığı entleri sayfalarca tanıtıldığını görebilirsiniz. Ayrıca karakterlerin kişilikleri, gösterdiği tepkiler ve büründüğü hatta temsil ettiği duygular bile oldukça gerçekçi ve başarılı yazılmış. Hikayeye hatta Orta Dünya evrenine eklenen her karakterin neredeyse bir arka plan hikayesi, bir gayesi, düşünülerek yazılmış bir kişiliği ve empati kurabileceğiniz kadar insancıl duygulara sahip. Bu karakterler herhangi bir romanda görebileceğiniz iki elin parmağını geçmeyecek sayıda değil, gerçekten bu evrenin her bir köşesini ezbere bilen kimseler tarafından bile karıştırılacak kadar çok karakter bulunuyor. Tolkien’in bu külliyatı yaratırken harcadığı emeği, aşkı tahayyül edin diye söylüyorum.

Az önce de bahsettiğim gibi Yüzüklerin Efendisi, birden fazla perspektifle anlatılan bir hikaye. Bakış açımız birçok kez el değiştirmekte. Örneğin kitabın bir sekansında Gondor’un politik kaosunun içindeyken bir sonraki sahnede Frodo ve Sam ile Mordor’a yolculuk ediyoruz. Bir sahnede Aragorn Kara Kapılar’ın önünde Sauron’u tehdit ederken bir anda kendimizi Gollum’un şaklabanlıklarına tanıklık ederken buluyoruz. Ve bu sahneler/sekanslar gerçekten kısa sahneler değil. Her bir karakterin, her bir ideolojinin, her bir bakış açısının gözünden görebildiğimiz bir eser. Kitabın ana karakteri diye yalnızca Frodo Baggins’e odaklanan bir hikaye örgüsü olsaydı çoğu görkemli sahneyi kaçıracak, yalnızca iki karakter arasındaki diyaloglarda “Siz Mordor’a giderken bakın bunlar oldu!” gibisinden oldukça ucuz bir şekilde sunulacaktı. Kaldı ki maalesef hatırı sayılacak kadar çok eserde olay örgüsü bu şekilde işleniyor. Hatta belki de bugünkü bildiğimiz külliyat bu kadar sevilmeyecek, var olmayacaktı bile. Temponun dalgalı olması mevzusu birden çok perspektife sahip olmasından geliyor aslında. Düşünsenize Miğfer Dibi savaşı esnasında Gimli ve Legolas kelle yarışı yaparken bir anda tempo düşüyor ve odağımız Rohan’ın politik meselelerine dönüyor.

Yüzüklerin Efendisi, anlatım olarak sık sık şiirleri, şarkıları, dizeleri kullanır. Herhangi bir karakteri rastgele bir şekilde (Gandalf bile) şarkı veya şiir söylerken bulabiliyoruz. Evrenle ilgili bir olay anlatılacaksa (Tom Bombadil gibi) bu düz bir anlatımdansa şiirlerle, şarkılarla anlatılır. Bu yöntem filmlere çok fazla yansımamış ki bu gayet normal. Çünkü bu kadar uzun bir yolculuk hikayesinde yer yer müzikallere yer verilemezdi. Sonuçta Peter Jackson, Ruslar gibi müzikal bir film yapmak niyetinde değildi. Daha realist ve görev odaklı bir yorumdu Jackson’ın yaptığı.

Tolkien belki de farkında olmadan hem fantezi türünün hem de “Yuvasını terk etmek zorunda olan karakter” temasını hatta yolculuk hikayelerinin temelini bu güzel eserlerle atmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Çağımızın Kanayan Yarası: Kültür Emperyalizmi

Tarihsel Eleştiriye Göre The Pianist Filmi

Eleştirel Düşünme Biçimlerine Göre Truman Show